23. SÖZ HUTBE

 

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ

لَقَدْ خَلَقْنَا اْلاِنْسَانَ ف۪ٓى اَحْسَنِ تَقْو۪يمٍۘ{} ثُمَّ رَدَدْنَاهُ اَسْفَلَ سَافِل۪ينَۙ{}

اِلاَّ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ فَلَهُمْ اَجْرٌ غَيْرُ مَمْنُونٍۜ{}

٭ صَدَقَ اللّٰهُ العَظ۪يمُ٭

Îmânın binlerle güzelliği vardır. Bu hutbede bunlardan yalnız beşini beyan edeceğiz:

Bu beş noktayı evvela kısaca ifade ederek sonra izahına başlayacağız.

1 – Îmân; insanı Sani-i Zülcelaline nisbet ettiren bir intisabdır.

2 – Îmân; insanı ve kâinatı ışıklandıran bir nûrdur.

3 – Îmân; insanı kâinata meydan okutturacak kadar kuvvetlendiren nûrlu bir kuvvettir.

4 – Îmân; insanı duâsı ile insan ve belki sultan eder.

5 – Îmân; insanı vesile-i hâcat olarak duâya mecbur eder.

İZAHLAR:

1- Îmân intisaptır: Îmân nûruyla insan a’lây-ı illiyyîne çıkıp cennete lâyık bir kıymet aldığı gibi, o nisbetin kesilmesi demek olan el’iyazü billah, küfür ile esfel-i sâfilîne, Cehennem’e ehil olmak derekesine düşer.

Îmân, insanda ki san’at-ı ilahîyye ve nukuş-u esmâ-i Rabbâniyenin tezahürüne sebebtir. İnsânın kıymeti de bu tezahürât derecesiyle ölçülür. Küfür, Îmâni nisbetin kesilmesi demektir. Küfre düşen insandaki san’at-ı Rabbâniye gizlenir. Kıymeti de yalnız fâniye, zâile ve muvakkat hayat-ı hayvaniyedir ki, bu da hiç demektir. Bu sırrı beyân için bir misal:

İnsânların san’atları içinde maddenin kıymeti ile san’atın kıymeti ayrı ayrıdır. Beş kuruşluk demir gibi bir maddede, bazen beş liralık san’at bulunduğu gibi; eğer o san’at antika ise, erbâbı yanında bir milyon kıymeti olur. Demek ki; madde i’tibâriyle beş kuruş iken, hünerli, eski san’atkârına nisbetinden dolayı bir milyon değeri oluyor. İşte insan Cenâb-ı Hakk’ın böyle antika san’atıdır. En nâzik ve nâzenin bir mu’cize-i kudretidir. Bundan dolayı, Cenâb-ı Hak insanı, bütün esmâsının cilvesine mazhar ve nakışlarına medâr ve kâinâtın küçültülmüş bir misâli suretinde yaratmıştır.

Eğer Îmânın nûru içine girse, üstündeki bütün ma’nidar nakışlar o ışıkla okunur. O mü’min şuur ile okur ve o intisabla okutur. Ya’ni; “Sanî-i Zülcelâlin masnu’uyum, mahlukuyum rahmet ve keremine mazharım” gibi ma’nalarla insandaki san’atı Rabbâniye tezahür eder. Demek, Sani’a intisabdan ibaret olan îmân, insandaki bütün âsâr-ı san’atı izhâr eder. Böylelikle insan bütün mahlûkât üstünde bir muhâtab-ı ilahî ve Cennet’e lâyık bir misâfir-i Rabbânî olur.

Kat-ı intisabdan ibaret olan küfür, insanın içine girse bütün o ma’nidar nukuş-u esmâ-i ilahîye karanlığa düşer, okunmaz. Küfür, mahiyet-i insaniyeyi yıkar, elmâstan kömüre kalbeder.

2- Îmân bir nûrdur: Mâzi ve müstakbel, bu nûrla karanlıktan kurtulur.

اَسْتَع۪يذُ بِااللّٰهِ ٭

اَللّٰهُ وَلِىُّ الَّذ۪ينَ اٰمَنُواۙ يُخْرِجُهُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِۜ وَالَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا اَوْلِيَٓاوُ۬ٔهُمُ الطَّاغُوتُۙ يُخْرِجُونَهُمْ مِنَ النُّورِ اِلَى الظُّلُمَاتِۜ

صَدَقَ اللّٰهُ العَظ۪يمُ

Ayet-i kerimesinin sırrına dâir bir temsilî beyân için bir vakıa-i hayaliyeyi kısaca söylemek ve sonra hakîkatı zikretmek münasib olacaktır.

Birbirine karşı iki yüksek dağ düşünelim ki; üzerine dehşetli bir köprü kurulmuş. Biz de o köprü üzerindeyiz. Her taraf karanlık içinde… Sağ tarafımıza bakıyoruz, nihâyetsiz karanlıklar içinde gayet büyük bir mezar görüyoruz. Sol tarafımıza bakınca müdhiş karanlıklar dalgaları içinde büyük fırtınalar, dağdağalar hazırlandığını görüyoruz. Köprünün altında gâyet derin dere görüyoruz. Cebimizdeki küçük bir elektrik fenerini kullanıyoruz. Bu kere o sönük ışıkla üzerinde bulunduğumuz köprünün etrafında, başında dehşetli canavarlar, her tarafta bize dehşetler veren, tüylerimizi ürperten şeyleri gösteriyor. Bu belâlı feneri yere çarpıp kırıyoruz. Eşyânın hakîkatı, nûrlanan âlemimizde görünmeye başlıyor. Üzerinde bulunduğumuz köprüyü gayet muntazam ova içinde bir câdde, sağ tarafı güzel zümrüd gibi bahçeler ve nûrlu insanların reîslikleri altında toplanan insanların, ibâdet, hizmet, sohbet ve zikr-i ilahî meclisleri olduğunu, sol tarafta ise süslü, sevimli dağların arkasında mükemmel ziyafet yerleri, seyir ve tenezzüh mahalleri olduğunu, o canavarların deve, öküz, koyun, keçi gibi ehlî hayvanlar olduğunu görüyor ve hep bir ağızdan “elhamdülillahi ala nûri’l-îmân” diyerek, اَللّٰهُ وَلِىُّ الَّذ۪ينَ اٰمَنُواۙ يُخْرِجُهُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِۜ ٭ اَسْتَع۪يذُ بِااللّٰهِ ayetini okuyoruz.

Bu vakıadaki hakikâtlar:

İki karşılıklı dağ: Mebde-i hayat, âhir-i hayat, ya’ni âlem-i arz ve âlem-i berzahtır.

O köprü; hayat yoludur. Sağ taraf; geçmiş zamandır. Sol taraf; istikbâldir.  Cep feneri: hod-bîn ve bildiğine i’timâdla vahy-i semâvîyi dinlemeyen enâniyet-i insaniyedir. O canavarlar: âlemin hâdisâtı ve acîp mahlûkâtıdır.

İşte enaniyetine i’timad eden zulmet ve gaflete düşen, dalâlet karanlığına mübtelâ olan bu vakıadaki ilk hâle benzer. Cep feneri demek olan noksan ve dalâletli bilgiler ile geçmiş zamanı bir mezâr-ı ekber, geleceği gâyet fırtınalı tesadüfe bağlı bir vahşet mahallî ve her birisi bir Hakîm-i Rahîm’in me’mûr-u musahharı olan hâdisât ve mevcûdâtı muzır bir canavar hükmünde bildirir.

وَالَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا اَوْلِيَٓاوُ۬ٔهُمُ الطَّاغُوتُۙ يُخْرِجُونَهُمْ مِنَ النُّورِ اِلَى الظُّلُمَاتِۜ

hükmüne mazhar eder.

Eğer hidâyet erişse, Îmân kalbe girse, nefsin firavuniyeti kırılsa, kitabullahı dinlese, birden kâinât gündüz rengini alır, nûr-u ilahî ile dolar. Âlem  اَللّٰهُ نُورُ السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضِ  ayetini okur. O vakit zaman-ı mâzî bir mezar-ı ekber değil belki her bir asrı, bir nebinin veya evliyânın taht-ı riyâsetinde vazife-i ubudiyeti ifâ eden ervâh-ı sâfiye cemâatlarının vazife-i hayatiyelerini bitirmekle “Allahu Ekber” diyerek makâmât-ı âliyeye uçmalarını ve müstakbel tarafına geçmelerini kalb gözü ile görür. Sol tarafa bakar ki, dağlar gibi berzahî ve uhrevî inkılabların arkalarında Cennetin bağlarındaki saâdet saraylarında kurulmuş ziyafet-i Rahmâniyeyi o nûr-u îmân ile uzaktan uzağa fark eder. Fırtına, zelzele ve sarî hastalıkları birer musahhar me’mur sureten haşin, bahar yağmurunu manen çok latîf ve hikmetli mevti, hayat-ı ebediyenin mukaddemesi, kabri sâadet-i ebediyenin kapısı görür.

3 – Îmân hem nûrdur, hem kuvvettir. İnsân îmânın kuvvetine göre hâdisâtın ağırlıklarını Kadîr-i Mutlak’ın yed-i kudretine emanet eder, rahatla dünyadan göçer, berzahta istirahat eder. Sâadet-i ebediye ye gitmek için Cennete uçabilir. Tevekkül etmezse dünyanın ağırlıkları uçmasına değil esfel-i sâfiline çeker. Demek îmân tevhidi, tevhid teslîmî, teslîm tevekkülü, tevekkül sâadet-i dâreyni iktiza eder. Yanlış anlaşılmasın, tevekkül esbâbı bütün reddetmek değildir. Belki dest-i kudretin perdesini bilip riâyet ederek esbâba teşebbüs etmeyi bir nev’i fiilî duâ telakkî edilmeli. Müsebbabâtı yalnız Cenâb-ı Hak’tan istemeli, neticeleri ondan bilmeli, ona minnattar olmalı. İşte buna tevekkül denilir.

Tevekkül eden ve etmeyene misal: ağır yükünü bilet alarak girdiği gemiye bırakarak üzerine oturan, tevekkül etmiştir. O yükü bindiği gemiye bırakmayıp sırtında taşıyan akılsız, tevekkül etmemiştir.

 قُلْ مَا يَعْبَوُ۬ٔا بِكُمْ رَبّ۪ى لَوْلاَ دُعَٓاوُ۬ٔكُمْۚ

وَقَالَ رَبُّكُمُ ادْعُون۪ٓى اَسْتَجِبْ لَكُمْۜ اِنَّ الَّذ۪ينَ يَسْتَكْبِرُونَ عَنْ عِبَادَت۪ى سَيَدْخُلُونَ جَهَنَّمَ دَاخِر۪ينَ۟

4 – Îmân insanı insan eder, belki insanı sultan eder. Öyle ise insanın vazife-i asliyesi îmân ve duâdır. Küfür; insanı gayet âciz bir canavar hayvan eder. İnsân ile hayvanın dünyaya gelişlerindeki farka bakalım, görüyoruz ki; hayvan başka âlemde tekemmül etmiş gibi, dünyâya istidadına göre mükemmel olarak gelir. Doğduğundan iki saat sonra veya iki gün, nihayet iki ayda bütün şerait-i hayatı öğrenir, meleke sahibi olur.

 

Orjinalini indirmek için tıklayınız